ULUSLARARASI İLİŞKİLER & KÜRESELLEŞME

Hiç birimiz eşit değiliz.............. Ama bizim için her insan eşit derece önemlidir.

Kategoriler

Linkler

Liberal Demokrat Parti | Kadir Has Üniversitesi | Türk Ekonomi Bankası | Melekler Kahvesi | ANKET |
Aşağıdakilerden hangisi sizin için TÜrkiye AB ilişkilerinde kabul edilebilir bir sonuçdur ?
Son Durum
Pollemik - Anket Sitesi
Zargan
İngilizce
Sözlük

KOPENHAG ZİRVESİ BİR BAŞARI MI?

Dünya gündemini çepeçevre saran siyasal ve ekonomik sorunlar, insanların ve onların kurduğu en ileri siyasal organizasyon olan devletlerin dünyanın geleceğini ilgilendiren ve kısır çekişmelerin dışında kalan asıl sorunlara eğilmelerine engel oluyor. Kuşkusuz siyasal ve ekonomik sorunlar da insanların hayatlarını derinden etkileyen sorunlar yaratıyor ve yaratmaya da devam edecek. Fakat, hiçbir insan kaynaklı sorun, iklim değişikliği ve küresel ısınma kadar kritik bir önem arz etmiyor. Çünkü, bu problem kurumların ve devletlerin geleceği ile değil, direkt olarak dünyamızın geleceği ile ilgili. Üstelik, son yıllarda bilim adamlarının ortaya koydukları gerçekler küresel ısınmanın sandığımızın çok daha ötesinde bir hızla arttığını ve çok yakın bir gelecekte çok büyük çaplı iklimsel değişimler yaşayacağımızı gösteriyor. İşte, bu durumu fark eden bir avuç uluslararası örgüt buldukları her fırsatta hepimizi derinden etkileyecek bu soruna karşı küresel bir ilgi yaratmaya çalışıyor. BM de, bu kurum ve kuruluşların da etkisiyle olacak, en sonunda iklim değişikliğini küresel ajandasının ön sıralarına aldı ve başarısızlıkla sonuçlanan Kyoto Protokolü denemesinden sonra bu kez de Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da iklim değişikliğini ele alan bir zirve toplamayı kararlaştırdı. Geçtiğimiz günlerde düzenlenen bu zirvede çok çeşitli konular ele alındı ve tüm dünyanın gözleri bu zirveye odaklandı. Peki, bu zirve büyük etkiler yaratacak ve iklim değişikliğine karşı gerekli duyarlılığı yaratacak kararlar alabildi mi? Bu sorunun cevabına ne yazık ki, içten bir ‘evet’ diyemiyoruz.

 

Küresel siyasetin önderleri olan ABD, Çin, Hindistan gibi ülkeler, üzerlerinde oluşturulan ciddi baskıya rağmen küresel ısınma konusunda üzerlerine düşen tedbirleri almakta acele etmiyorlar. Bu davranışlarının arkasında, küresel rekabette geriye düşmeme dürtüsü yatıyor. Çin ve Hindistan gibi ülkeler, diğer küresel aktörleri yakalayabilmek için hızlı bir sanayileşme isteği içinde bulunuyorlar ve kendilerini bu konuda durdurabilecek olan hiçbir isteğe sıcak bakmıyorlar. Gaz salınımının azaltılması isteği de bu tarz isteklerden birini oluşturuyor. Kyoto Protokolü’nün tıkanmasına neden olan en önemli sebep ABD ve Çin gibi birtakım ülkelerin gaz salınım oranlarını düşürmek istememesi olmuştu. Bunun yanında, gelişmiş ülkelerden gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere küresel ısınma konusunda yapılacak olan teknik ve ekonomik destek konusunda da devletler arasında anlaşmazlıklar bulunuyor. Küresel aktörler kendi ekonomilerine büyük bir yük olacağına inandıkları ekonomik destek konusunu sürekli olarak gündemden düşürüp unutturmaya çalışıyorlar.

 

Kopenhag Zirvesi de yukarıda belirttiğimiz kriterlere çok uyan bir ortam içerisinde geçti. Zirve, yoğun tartışmaların yaşandığı ve ABD ile Çin’in adeta köşe kapmaca oynadığı bir ortama sahne oldu. ABD ile Çin’in son yıllarda yaşadığı küresel rekabet iklim değişikliği zirvesine de yansıdı. Çin, hiçbir şekilde gaz salınımı oranını düşürmek istemez ve kendi üzerinde oluşturulacak uluslararası kontrol sistemine karşı çıkarken; ABD, Çin’in ekonomik büyümesini kontrol altına almak ve bu devleti kendi uzmanlarıyla da yakından kontrol etmek amacıyla Çin’in gaz salınım oranlarının uluslararası bir komisyon tarafından sürekli kontrol edilmesi talebinde bulundu ve bu nedenle iklim değişikliği zirvesi beklenen başarıyı yakalayamadı. ABD, Çin’in itirazını örnek göstererek kendi gaz salınım oranlarını beklenen seviyede düşürmeyeceğini ortaya koyarken, AB ve Japonya gibi küresel aktörler bu iki devletin üzerinde bir baskı oluşturarak istenilen sonuca ulaşmaya çalıştılar. Görüldüğü gibi, dünyanın geleceğini yakından ilgilendiren ve siyasal olmayan bir sorunda bile, devletler konuyu siyasallaştırmayı ve bir çıkmazın içerisine sürüklenmeyi başardılar.

 

Kopenhag Zirvesi sonucunda, küresel sıcaklık artışının 2 dereceye ulaşmamasını öngören ve gelişmekte olan ülkelere mali yardım yapılmasını amaçlayan bir Kopenhag Mutabakatı imzalandı. Fakat, bu mutabakat sadece bir uzlaşma metni niteliğinde görülmelidir. Çünkü, bu metnin yasal bağlayıcılığı bulunmuyor. Mutabakat metninde sera gazı salınımının kritik bir noktaya geldiği bilimsel açıklamalarla da ortaya konularak dünya devletlerine ciddi bir mesaj verilmeye çalışıldı. Şu nokta çok açık ki, insanlık küresel ısınmayı henüz net bir şekilde algılayamadı ve bu nedenle kendi devletlerine de yeterli seviyede baskı yapmıyor. İnsanlar, küresel ısınmanın yol açacağı büyük yıkımı, ancak Hollywood Filmleri’nde görülebilecek bir kabus olarak görüyorlar.

 

Kopenhag Mutabakatı’nda üzerinde durulan diğer önemli noktalara bakarsak, uluslararası aktörlerin 2010-2020 döneminde gelişmekte olan ülkelere 100 milyar dolar tutarında yardım yapmayı kabul ettiklerini, 2010-2012 yıllarını kapsayan dönem aralığında ise AB’nin 10.6, Japonya’nın 11, ABD’nin ise 3.6 milyar dolarlık ekonomik destek vaadinde bulunduklarını görüyoruz. Bu miktar tabii ki yeterli değil, ancak zaten bu miktarın alınabileceği de şüpheli, çünkü son ekonomik kriz ve küresel aktörlerin içerisinde bulundukları ekonomik yıkım, hükümetlerin sadece kendi sorunlarına odaklanmalarına ve küresel sorunlara ikincil önem atfetmelerine neden oldu.

 

Ormanların korunması ve gaz salınımının denetimi de zirve sırasında üzerinde durulan en önemli noktalardan ikisini oluşturuyor. Ormanların korunması konusunda artık klasikleşen açıklamalardan öteye geçilemezken, gaz salınımının denetimi de ulus devletlerin kendi denetim mekanizmalarına terk edilerek, adeta başarısızlığa davetiye çıkarıldı. Çünkü, hiçbir devlet bu alanda yeterli denetim mekanizmalarına sahip değil. Ayrıca, devletlerin kendi gaz salınım oranlarını denetleyerek BM’ye doğru bilgiler vermesi beklentisi sadece hayallerde kalabilecek ve akıllara zarar bir uygulama olarak BM’nin kayıtlarına girmiştir. Uluslararası bir denetim mekanizması kurulmadan doğru bilgiler elde edilebilmesi mümkün görünmüyor.

 

Bu ‘mutabakat metni’ niteliğini taşıyan anlaşmanın 2010 yılının sonuna kadar ‘yasal bağlayıcılığa’ sahip bir belge haline getirilmesi, zirvenin sonuç bildirgesinde vurgulanan önemli bir nokta olarak göze çarpıyor. Kuşkusuz, böyle bir hedefe varılması bile çok önemli bir adım olacaktır.

 

Çeşitli uluslararası kuruluşlar (G77, Dünyanın Dostları Sivil Toplum Örgütü, GREENPEACE) Kopenhag Zirvesi sonrası ortaya konan mutabakat metnini tam bir başarısızlık olarak görmüşlerdir. Açıkçası, Kopenhag Zirvesi tam bir başarısızlık olarak görülemese de yine dilek ve temennilerin ön plana çıktığı ve dünya liderlerinin küresel ısınma dışında hemen her konuda toplantı yaptığı bir uluslararası forum ortamı yaratmıştır. ABD-Çin Anlaşmazlığı zirveye damgasını vururken, Kyoto Protokolü’nden bu yana hemen hemen hiçbir şeyin değişmediği ve devletlerin iklim değişikliği konusunda adım atmaya istekli olmadıkları tekrar ortaya çıkmıştır.

 

Göktürk Tüysüzoğlu

19/12/2009 | Kategori: AVRUPA | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

CUMHURBAŞKANI’NIN SIRBİSTAN VE SLOVAKYA ZİYARETLERİ

Türkiye son aylarda başlattığı atak dış politika girişimlerine devam ediyor. Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de aktif olarak rol almaya ve Türkiye’nin tezlerini dış dünyaya aktarmaya çalışıyor. Bir süredir Türkiye’nin komşularına odaklanmış olan dış politik açılımlar şimdi de Orta ve Doğu Avrupa’nın iki önemli ülkesine yöneltildi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dışişleri bakanı olarak görev yapmış olmanın da rahatlığıyla ve tecrübesiyle, özellikle son yaptığı dış ziyaretler ile hükümetin de önünü açtı.

 

Abdullah Gül’ün ziyaret gerçekleştirdiği ülkeler Sırbistan ve Slovakya oldu. Bahsedilen her iki ülke de bölgelerinin en önemli ve problemli ülkeleri olarak tanınıyorlar. Balkanlar’ın en etkin ülkelerinden biri olan ve Orta Avrupa’nın kapısı olarak da tanımlanan Sırbistan; dizginleyemediği milliyetçi hırsları ve Rusya yanlısı aşırı Ortodoks tutumu ile tanınıyor. Son yıllarda AB üyelik perspektifinin de etkisiyle dramatik bir ekonomik ve sosyal dönüşüm geçiren Sırbistan yavaş yavaş da olsa Yugoslavya Ütopyası’nın getirdiği ağırlıktan kurtuluyor. Henüz AB üyelik hedefine uzak olsa da Hırvatistan’ın ardından çok uzak olmayan bir gelecekte Sırbistan’ın da AB’ye üye olabileceği düşünülüyor.

 

Sırbistan, Türkiye ile birlikte Balkanlar’da etkinliği olan 2 önemli ülkeden biri durumunda. Tarih boyunca emperyal bir hırs taşımış olan Sırp Milliyetçiliği, 1990’ların başında Yugoslavya’nın dağılması esnasında Boşnaklara yapılan soykırım esnasında ne kadar vahşi olabileceğini tüm dünyaya göstermişti. Daha sonra Kosovalı Arnavutlar ile kapışan ve 2008 başında Kosova’yı da kaybeden Sırbistan, bu durumu asla kabul etmedi ve Rusya’nın da artık geleneksel hale gelen desteği sayesinde uluslararası arenada da yalnız kalmadı.

 

Türkiye-Sırbistan İlişkileri, tarihin hiçbir döneminde sağlıklı bir ilişki olmadı. Sırbistan’ın uzun yıllar Osmanlı egemenliği altında yaşamış olması ve Türkleri ‘Büyük Sırbistan’ idealini gerçekleştirmesine mani olmuş bir halk olarak görmesi bunda önemli bir etkiye sahip. Zaten Sırplar da Boşnakları ve Arnavutları, Osmanlı Dönemi’nin kendi topraklarındaki kalıntıları olarak görmüşler ve bu nedenle onları ezmişlerdir. Soğuk Savaş esnasında Sırpların Türkiye’den iyice uzaklaşmış olması da Türk-Sırp İlişkileri’nin gelişmesini engellemiştir. Ancak, son dönemde Sırbistan’ın Türkiye’ye karşı tutumunda önemli bir değişim ve yumuşama görülmeye başlanmıştır. Bu değişikliğin ardında Sırpların, Türkiye’nin Balkanlar’daki yumuşak gücünü anlamış olmaları ve en önemli müttefikleri Rusya’nın Türkiye ile birçok konuda yakınlaşma içerisine girmiş olması yatmaktadır. Birçok uzmanın Kosova’nın bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden birinin Türkiye olması sebebiyle Türkiye-Sırbistan İlişkileri’nin daha kötüye gitmesini beklemesine rağmen, bu beklenti gerçekleşmemiştir.

 

Abdullah Gül, 25-27 Ekim 2009 tarihleri arasında Sırbistan’ı ziyaret etmiştir. Bu ziyarette çok sayıda bakan, milletvekili, bürokrat ve işadamı da cumhurbaşkanına eşlik etmiştir. Sırbistan’ın batı yanlısı Devlet Başkanı Boris Tadic bile heyetin çok kalabalık olması karşısında şaşırmış ve 7 yıllık görev süresi boyunca ülkesinde bu kadar kalabalık bir heyeti misafir etmediğini belirtmiştir. Gezi esnasında iki ülke Balkanlar’da istikrar ve güvenlik için Türk-Sırp İlişkileri’nin önemini vurgulamış ve Boris Tadic daha da ileri giderek, Sırbistan’ın Türkiye’nin Balkanlar’daki en önemli müttefiki olması gerektiğini belirtmiştir. Görüşmeler esnasında Sırp yetkililer, Sırbistan’ın Boşnak Nüfusu yoğun olan Sancak Bölgesi’nde Türkiye’nin birbiriyle kavgalı olan 2 Boşnak siyasi önderini barıştırması nedeniyle teşekkürlerini iletmişlerdir. Bu gezi kapsamında yapılan antlaşmayla Türkiye, Sancak’ta 400 milyon euro’luk sanayi bölgesi inşaatını üstlenmiştir. Tadic, Sırbistan’ın Türk işadamlarına uygulanan vizeyi kaldıracağını açıklamış ve Türkiye’ye, sadece Rusya’nın sahip olduğu bir hak olan ‘ticarette öncelikli ve ayrıcalıklı ülke olma’ hakkını tanımıştır. Boris Tadic, ülkenin en büyük otoyol inşaatı, 2 adet havaalanı inşaatını ve önemli turizm projelerini Türk işadamlarına sunmuştur. İki ülke arasında kısa bir süre içinde ilişkilerin bu denli ilerlemesi oldukça şaşırtıcı ve önemlidir.

 

Cumhurbaşkanı, Sırbistan Gezisi’nin ardından 1-3 Kasım 2009 tarihleri arasında Orta Avrupa’nın en merkezi ülkelerinden birini, Slovakya’yı ziyaret etmiştir. Doğu Bloğu’nun ortadan kalkmasının ardından çok ciddi ekonomik ve siyasi problemler yaşamış olmasına rağmen 2004 yılında AB üyesi olmuş olan Slovakya, aslında eskiden beri Türkiye’nin pek sıcak bir ilişki kuramadığı ve kendisini tanıtamadığı bir bölgede bulunmaktadır. Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’nın yanı sıra Baltık Ülkeleri ve Belarus, Türkiye’nin hiç tanınmadığı bir bölge durumundadır. Bunu çeşitli toplantılarda, programlarda ve üniversitelerde gerçekleştirilen öğrenci değişimi programları aracılığıyla anlayabilmekteyiz. Küreselleşen bir dünyada, AB’ye aday bir ülkenin AB üyesi olmuş ülkeler (Belarus dışında) tarafından neredeyse hiç tanınmaması oldukça trajikomik bir durum. Bu nedenle Abdullah Gül’ün Slovakya Ziyareti çok önemli. Gül’ün yanında bu ülkeye gelen işadamları ve akademisyenler kurdukları bağlantılar ile Türkiye’nin bölge ile daha sağlam ilişkiler kurmasını sağlayabilirler. Gezi esnasında Slovakya Cumhurbaşkanı Ivan Gasparovic, Almanya ve Fransa’nın aksine Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediklerini ve Avrupa’nın 6.büyük ekonomisi olan Türkiye ile özellikle turizm alanında işbirliğine hazır olduklarını belirtmiştir. Ziyaret esnasında Türkiye, yapması gereken çok önemli bir görevi de ifa etmiş ve I.Dünya Savaşı’nda Galiçya Cephesi’nde savaşan Türk askerleri için Bratislava’da bir şehitlik yapma konusunda Slovak Hükümeti ile anlaşmıştır.

 

Abdullah Gül, Almanya ve Fransa’nın Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmasını Slovakya’da eleştirerek oldukça manidar bir tavır ortaya koymuştur. Çünkü, bu ülke 2004’te AB’ye üye olduğunda aslında üyeliğe hiç hazır değildi ve ülkenin hala sürmekte olan çok ciddi ekonomik ve siyasal sorunları vardı. Hatta, Slovakya’da yaşayan Macar Azınlığın sorunları tüm Avrupa’da konuşuluyor.

 

Türkiye’nin Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile ekonomik ve siyasal ilişkileri oldukça yetersiz. Eski Doğu Bloğu ülkeleri ile ticareti ve siyasi istişareleri arttırmak gerekiyor. Bu bölgede çok sayıda devlet var ve çoğu Türkiye’yi hiç tanımıyor. Abdullah Gül’ün gezisi önemli ancak, anlaşıldığı kadarıyla geniş bir reklam kampanyasına gereksinimimiz bulunuyor. Çünkü, Avrupa sadece Batı Avrupa’dan ibaret değil...

Göktürk TÜYSÜZOĞLU

10/11/2009 | Kategori: AVRUPA | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

İRAN AÇILIMI’NA DOĞRU MU?

Türkiye’nin bölgesinde lider olabilme yönündeki çabaları artarak devam ediyor. Uzun yıllardır sadece terör ve gerginliklerle andığımız komşu ülkelerle kurulan diyalog, dış politika çizgisindeki değişikliğe işaret ediyor. Komşularla sıfır sorun ve işbirliği temelindeki bu politikanın benimsenmesinde konjonktürün de rolü büyük. Özellikle AB Müzakere Süreci’ndeki tıkanıklık ve bu tıkanıklığın Almanya’da gerçekleştirilen seçimlerin de ortaya koyduğu gibi kronik bir hal alması, Türk Dışişleri’ni alternatifler üzerinde çalışmaya itiyor. Önce Rusya ile başlatılan diyalog ve işbirliği süreci Suriye, Irak, Ermenistan derken şimdi de İran’ı içine alacak gibi görünüyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 27 Ekim’de Tahran’a yaptığı ziyaret, ortaya koyduğu sonuçlarıyla yeni bir işbirliği sürecinin kapılarını açacak gibi görünüyor.

 

Başbakan, Pakistan’a verdiği siyasal desteği göstermek amacıyla düzenlediği İslamabad Ziyareti’nin ardından, İran’a geçerek bu ülkede Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, dini lider Ayetullah Ali Hamaney ve Meclis Başkanı Ali Laricani ile görüştü. 160 kişilik oldukça geniş bir heyet ile yapılan bu gezide Başbakana Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın yanı sıra 80 işadamı ve 20 gazeteci de eşlik etti. Gezi sırasında Türk işadamları İranlı yetkililer ile görüşme ve yeni iş bağlantıları kurma konusunda ilerlemeler kaydetme hedefini güderken; Erdoğan-Ahmedinecad Görüşmesi’nde İran’ın nükleer enerji elde etme hedefi ve terör sorunu ön plana çıktı. Tayyip Erdoğan, İran’ın barışçıl nükleer enerji elde etmeye hakkı olduğunu ve bu konuda son zamanlarda İran ile Batılı ülkeler arasında kaydedilen ilerlemelerden memnun olduğunu kaydetti. Bilindiği gibi İran ile 5+1 devletleri (Rusya, Çin, ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya) arasında Cenevre’de gerçekleştirilen 1.tur görüşmeleri olumlu geçmişti. Mahmud Ahmedinecad ise Türkiye’nin, İran’a barışçıl nükleer enerji elde etmesi konusunda verdiği desteğe teşekkür etti ve iki ülke arasındaki siyasal ve askeri işbirliğinin artarak devam edeceğini belirtti. İki ülke lideri Irak’ın geleceği konusunda fikir alışverişinde bulunurlarken, Türkiye’nin son zamanlarda İsrail ile arasının açılması ve Davos Krizi’nden beri süren karşılıklı söz düellosu İran Lideri’ni memnun etmişe benziyor. Ahmedinecad, görüşme sonrası yaptığı açıklamalarda yine İsrail karşıtı bir tutum ortaya koyarken, Başbakan Erdoğan’a da yaptığı açıklamalar ve İsrail’i ‘Anadolu Kartalı’ tatbikatına davet etmemesi nedeniyle kutladı.

 

Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini bozup diğer Ortadoğu ülkeleri ile ilişkilerini düzeltmesi uluslararası arenada da yankı uyandırdı. Kimi gözlemciler Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşarak Müslüman Doğulu kimliğini vurgulamaya başladığını belirtirken; çoğunluk ise Türkiye’nin AB Yolu’nun tıkalı olması nedeniyle Ortadoğu’ya yöneldiğini ve bu bölgede oynadığı işbirliği yanlısı, arabulucu rolün Batı ile de yakın bağları bulunduğu için, Avrupa-Atlantik Dünyası’nın da işine geldiği şeklinde. Nitekim, Türkiye’nin Suriye ve İran ile diyalog kanallarını açmasını ve işbirliği ortamını yaratmasını ABD’nin de destekleyeceği ortada. Çünkü, bu şekilde her iki ülke de uluslararası arenada yer alacak ve Türkiye üzerinden Batı’nın siyasal, kültürel ve ekonomik esintilerine maruz kalacak. Bu durum uzun vadede özellikle İran’da muhafazakar, Batı karşıtı dalgayı yumuşatabilir ve böylece Avrupa-Atlantik Dünyası Ortadoğu’nun en önemli ve yıkılmaz kalelerinden birini tekrar 1979 öncesi konumuna getirebilir. Tabii, bu noktada Türkiye’nin bölgede Batılı değerlerin savunuculuğunu yapan bir Truva Atı durumuna geldiğini de gözlemleyebiliyoruz.

 

Türkiye’nin İran ile ilişkilerini geliştirmesi, ülkemizin enerji terminali olma iddiasını güçlendirdiği gibi, Rusya’nın enerji tekeli altında bulunan ve enerji kaynaklarını çeşitlendirmeyi en önemli politikalarından biri haline getiren Avrupa’nın da işine geliyor. Avrupalılar, nükleer enerji krizi nedeniyle İran’a uygulanabilecek ekonomik ambargodan bahsetseler bile, aslında ABD ile İran’ın arasının derhal düzelmesini arzuluyorlar. Çünkü, bu gerçekleştiği takdirde Avrupa’nın ihtiyacı olan İran doğalgazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya aktarılmasının önünde hiçbir engel kalmamış olacak.

 

Türk Yetkililer, son İran Ziyareti kapsamında enerji konusunda önemli bir başarıya imza attılar ve İran’ın doğalgaz rezervi açısından en verimli bölgesi olan Güney Pars Bölgesi’nde gaz çıkartma imtiyazını elde ettiler. Yıllık 35 milyar metreküp gaz çıkartılabileceği tahmin edilen bölgeye yatırım yapacak ve rezervin denetimini elde edecek olan TPAO, gazın %50’sini hem yurtiçinde kullanabilecek hem de eğer isterse 3.ülkelere pazarlayabilecek. Böylece, Türkiye’nin gaz konusunda faturasının kabarmasının ve kışın ortasında doğalgazsız kalmasının önüne geçilebileceği gibi, istenirse NABUCCO Hattı’na İran doğalgazı verilebilecek. Bu şekilde, Türkiye gaz konusunda sadece bir transit ülke olmaktan çıkacak aynı zamanda bir gaz tedarikçisi haline gelecek. İran ile imzalanan antlaşmanın uygulaması 3 ay için ertelendi. Bu süre içerisinde taraflar gerekli hazırlıkları tamamlayacaklar, tabii bu süreç zarfında İran, Türkiye’nin kendisine olan bu sıcak yaklaşımının ne kadar samimi olduğunu da test edecek. Türkiye’nin Güney Pars Bölgesi’ne 4 yılda 4 milyar dolar harcama yapması bekleniyor. İran ile yapılan antlaşmanın önemli bir maddesi ise Türkmen Gazı ile ilgili. Buna göre, Türkmenistan Gazı, İran üzerinden Türkiye’ye aktarılacak. Böylece, Türkiye gaz sıkıntısı yaşayacağı tahmin edilen NABUCCO Hattı için iki kaynak ülke bulmuş duruma geldi. İran ve Türkmen doğalgazı, Avrupa’nın sorunlarının ve ihtiyacının halledilmesinde önemli bir faktör olabilir. Ancak, az önce de belirttiğimiz gibi bu projelerin hayata geçirilmesi ve aktif olarak uygulanması için, İran-ABD İlişkileri’nin düzelmesi gerekiyor.

 

Türkiye, NABUCCO Projesi ile başladığı enerji terminali olma girişimlerine, Rusya ile Güney Akım Projesi konusunda anlaşılması; Azerbaycan ile yaşanan gaz fiyatı anlaşmazlığının hallolma aşamasına gelmesi ve Türkmenistan’ın da kaynak ülke olarak İran üzerinden NABUCCO’ya gaz verebileceğini belirtmesi ile önemli bir noktaya geldi. Kazakistan ile de Hazar üzerinden NABUCCO’ya katılması yönünde görüşmeler sürdürülüyor. Irak, ABD’nin de etkisiyle Türkiye ile işbirliği içerisinde olduğunu zaten açıklamış bulunuyor. Yani, bölgede enerji iletiminin yaratacağı büyük bir yakınlaşma ve işbirliği ortamı var ve Türkiye’nin Tahran Açılımı da bunun bir halkası. Enerji ile başlatılan yakınlaşma Türkiye ile İran arasında, Türkiye-Suriye İlişkileri’ne benzer bir ortam yaratabilir.

 

Türkiye, dünyanın sadece Avrupa’dan ibaret olmadığını konjonktürel gelişmelerin de etkisiyle yavaş da olsa öğreniyor. Komşularla ilişkilerdeki gelişim ve yapılan dış politik açılımlar bunun bir göstergesi. Ermeni Açılımı’na dahi Kafkasya’daki istikrarın ve enerji ikmal yollarının güvenliğinin sağlanması penceresinden bakabiliriz. Enerjiye olan açlık ve küresel mücadele yüzyıllık sorunların dahi halının altına süpürülmesini gerektiriyor. ABD, Türk-Ermeni İlişkileri’nde oynadığı rolle bunu gerçekleştirmeye yaklaştı. Ancak, bakalım kendisi İran ile ilişkilerini düzeltip bölgede Rusya’yı izole edebilecek mi? Kuşkusuz, enerji güvenliği meselesi ve gerçekleştirilen dış politik açılımların arkasını görebilmek, küresel oyunun en önemli gerekliliklerinden biri haline gelmiştir.

Göktürk TÜYSÜZOĞLU

31/10/2009 | Kategori: ORTADOGU | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

<Önceki Yazılar |

-------------------------------------------------------------------------------- http://www.tasarlamak.blogcu.com
Blogcu ile yapıldı
Google